Bu rüyaya birlikte bakalım. Önce kovalanma — koşuyorsun ve arkanda bir şey var, yüzsüz ve ısrarcı. Bu çoğu zaman dışarıdan gelen bir tehdit değildir; daha çok, uzun süredir sırtında taşıdığın içsel bir şeydir: bir karar, bir duygu, yan çizdiğin bir gerçek. Seni yakalamak için değil, nihayet görülmek istediği için kovalar.
Sonra o dar, karanlık sokaklar. Daralmış bir alandan söz ederler — belki şu an kıstırılmış hissettiğin bir durumdan, her yolun bir duvara çıkıyor göründüğü bir yerden. Rüyada gittikçe daha derine koşarsın, tıpkı uyanıkken bazen bir kez durmak yerine daha hızlı koştuğumuz gibi.
Ama sonra asıl olan olur: zemin çekilir. Tam hiçbir çıkış kalmamış gibi göründüğü yerde kaçmayı bırakırsın — ve yükselirsin. Bu bir düşüş değil, bir bırakıştır. Birden bütün şehir altında uzanır, sessiz ve berrak. Az önce korktuğun o sokaklar, yukarıdan bakınca yalnızca ışık ve gölgeden bir desendir. Seni kovalayan şey burada sana ulaşamaz.
Bu rüya bir hüküm değil, bir aynadır. Sana, kaçtığın şeyin kaçışın gösterdiğinden daha küçük olduğunu fısıldar — ve o yüksekliği, o geniş bakışı zaten içinde taşıdığını. Seni kurtaran kaçmak değil, kendini zemine bıraktığın ve taşınabileceğini fark ettiğin o andır.