Bu ele birlikte bakalım, sıcak bir fincanın üstüne eğilir gibi. İlk göze çarpan, kalp çizgisi – derin oyulmuş, uzun, telaşsız. Böyle bir çizgi, yüzeyde hissetmeyen birine aittir. Başkaları azıcık hissederken bu kişi çok hisseder; başkaları unuturken bu kişi sıcaklığı taşımayı sürdürür. Bu bir armağandır, kimi zaman da bir yüktür.
Şimdi bakışını biraz aşağıya, akıl çizgisine indir. Bak, ucunda nasıl açılıyor – iki ince dal, bir yazı kaleminin ucu gibi. Eski yorumda buna yazar çatalı denir: bir şeyi aynı anda iki yandan ışığa tutabilen bir zihnin işareti. Bir dal açık ve aklı başında düşünür; öteki düşler kurar, derdine ortak olur, icat eder. Bu kişinin akıl ile hayal gücü arasında seçim yapması gerekmez – ikisini de içinde taşır.
Ve işte en güzeli: bu iki çizginin, derin sıcaklığın ve iki yönlü zihnin, aralarındaki sakin bir boşlukla ayrı kalması. Böylece kalp aklı ezmez, akıl da kalbi soğutmaz. Birbirlerini dinleyebilirler. Bundan, şefkatle bilge olan – ve bilgelikle sıcak kalan bir insan doğar.
Demek ki bu, kendini yitirmeden seven ve soğumadan anlayan bir el olurdu. Unutma: çizgiler bir hüküm değil, bir aynadır. Neyin tohumunun atıldığını gösterirler – onu neye dönüştüreceğin ise senin kendi elindedir.